| içimdekiler |
TEMİZ TOPLUM, KİRLİ ÇOCUK Dilenci, avucundaki elin çizgilerine baktı. Çiziklerine, yarıklarına, kesiklerine, deliklerine, saplanmış demir kıymıklarına, mengenede sıkışmış gibi eğri parmaklarına, kararmış tırnaklarına, sertleşmiş derisine baktı. Karşısında duran on yaşlarındaki tipsiz velede baktı. Fırlatıp eli başladı bağırmaya. "çek toynaını eşşolusu, istersen gel bi sıçayım eline belkim iyi gelir, a?" bir de taş fırlattı peşinden, ıskalayınca bir dizi küfür patlattı ardı sıra.
Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürüyordu. Manzarasız bir kahvenin caddeye bırakılmış sandalyelerinden birine oturdu. Cebinden birkaç parça simit çıkarıp masaya bıraktı. Mevsim yazdı, ortalık ışıl ışıl, hava her zamankinden sıcak. Diğer cebindeki kumaş mendiliyle kafasını sıvazladı. Üç numaraydı zaten saçları. Kahveci yaklaşınca "bana bi çay" diye seslendi. Kaşlarını çatıp "çay istedik hemşerim" dedi bitirim abileri gibi. Kahveci ya sabır çekip, çay tepsisini masaya koydu. Kolundan tutup çekiştirdi ufaklığı. "bıraksana kolumu" dedi ufaklık ama iki sümsükten başka cevap gelmedi. Masadaki simitleri almak istedi. "ulan hep ufantı yapmış masayı" diyip sinirlendi kahveci. Bir tokat patlattık cavlak kafasına. "ne vuruyosun be" diye ağlayarak geriledi çocuk. Başladı kahveciye küfretmeye. Kahveci koşacakmış gibi yapınca kaçtı hemen ağlaya ağlaya. Arkasından bir kahve dolusu ayının kahkahası geliyordu. İçinden bildiği bütün küfürleri etti. Cebindeki parayla çay içmek yasak mıydı? Yoksa izin gününde gezmek mi yasaktı? İşyerinde kedi gibi dolanırlardı çay satmak için. Usta izin verse içmelerine, hepsi sıraya geçerdi kahvecilerin. peki niye kovdular kahveden demin? Salya sümük ağladı biraz. Bazen dayanamıyordu. Herkes eziyordu abisi! Oysa it gibi çalışıyordu her gün, koca adamlar bile o kadar çalışamıyordur. Sonra hırsla sildi yaşlarını. Büyüyünce biri aynısını yapsın hele, yemin olsun geberticekti. Ağlayarak geldi havuz kenarına. Geçen arkadaşları bu havuza girip yüzmüşler, mahallede ballandıra ballandıra anlatmışlardı. Evden çıkarken de aklında buraya gelmek vardı. Diğer çocuklar sahile inmişti ama bizimki pek bilmiyordu yüzmeyi. Hatta hiç bilmiyordu. Oracıkta çıkartıp donu, fanilayı, insanların bakışları arasında attı kendini havuza. Attı dediysem havuzdaki su, otuz santim ya var, ya yok ama daha ne olsun. Yaz sıcağında bu iyi gelmişti işte. Çirkin, kara suratı güldü yine. Unuttu iki dakikada kahveyi, kahveciyi. Kendince oynamaya başladı. Su sıçrattı biraz kendine. Yattı yuvarlandı. Gözüne kulağına su kaçtı. Suyun üstünde durmayı denedi ama az su vardı, olmadı. Belki biraz daha su olsa yapardı. Burada yüzmeyi öğrense, diğerleriyle denize de giderdi. Arasıra gelse, kesin öğrenirdi ama… Çalışıyordu. "çık lan dışarı it" diye bir ses duydu birazdan. Baktığında havuzun başında bi herif vardı, elinde de elbiseleri. Hemen çıktı dışarı."ben size bu havuza girmiyceksiniz demedim mi" diye bağırdı adam. Elindeki ince dal sopayı sallıyordu ufaklığa doğru. Belli ki çocukların bahsettiği bekçiydi bu adam. "abi valla ilk defa geldim ben" dedi ufaklık. "sus, bi de yemin ediyo piç kurusu. napıyım lan şimdi seni?" diye bağırdı bekçi. Elbiseleri elinde olmasa bir bok yapamazdı ama böyle de kaçılmazdı ki. "abi çok sıcaktı, bırak gidiyim" dedi ama fayda etmedi. Elbiselerini alana kadar milletin içinde bir ton sopa yedi. Vay bacakları... Sızım sızım sızlıyorlardı. Hay kısmetine... Yüzme bilip denize inse, başına bunlar gelir miydi? Bu kadar vurması da gerekmezdi ****nin. Altı üstü bi havuza girmişti, ne var ki bunda. Yarın onca saat nasıl ayakta duracaktı? Ooof of. Bu nasıl tatilse, daha çok yorulmuştu. Hele şu son sopa faslından sonra hiç hevesi kalmamıştı. “Sıçayım şehrinize” dedi. Sonra arabesk şarkılardaki gibi “Bize sevmek haram” dedi. Keyfi hepten kaçtı, suratı asıldı. Sigara içmiyordu ama olsa içerdi şimdi bir tane. Ustası da canı sıkılınca yakardı bir dal. Gözleri yerde izmarit aradı ki; bizim şehrin yollarında en çok bulunan şeydir. Küçük adımlarıyla sallana sallana giderken en büyüğünden bi tane aldı yerden. Yanından geçen adama "ateş var mı bey amca" dedi. "var, var" diyerek yaklaştı adam. Okkalı bir tokat yapıştırdı suratına. Yere yığıldı çocuk. "utanmıyor musun bu yaşta sigara içmeye? bi de ateş istiyor it" dedi adam. Neye uğradığını şaşırmıştı ufaklık. “hepinizin ağzına sıçıyım” diye ağlayarak koşmaya başladı. Daldı şehrin bilmediği bir sokağına, başına geleceği bilmediği gibi. "yakalayın, yankesici" diye bir ses duydu. Sokağın başından koşarak gelen çocuklar gördü. Biri üzerine atladı aniden. "durun" dediyse de kimse durmadı. Hepsi birden vurmaya başladılar. Eliyle yüzünü korumaya çalışsa da, her yerden tekmeler yapıştı suratına. "bizim sokakta yankesicilik ha" diye bağırdı biri. Mahallenin tüm gençleri birikti başında. Var güçleriyle vuruyorlardı. Kaderine tükürdüğüm bayılmadı da. Dudağı patladı, dişleri kırıldı. Koluna bacağına gelen tekmeler neyse de boşuna vurduklarında dayanamıyordu. Sesi bile çıkmıyordu artık. Ağzı burnu kan içinde yatıyordu etrafından ayrıldıklarında. İki kişi sürükleyerek karakola getirdi ufaklığı. "bizim mahallede yankesicilik yaparken gençler yakalamış bunu, ayna Bilal’in saatini çalmış. Koşarken bi yere attı heralde, bulamadık. Yine de şikayetçi falan değiliz. Allah'ından bulsun" diye anlattılar olayı. Gitmeden, "gençler biraz hırpalamış, sorun olmaz umarım" dediler. Komiser "elleri dert görmesin" diye karşılık verince yüzlerinde bir gülümsemeyle ayrıldılar karakoldan. Komiser kulağından tutup "nereye attın lan saati" dedi ama ufaklık fena dağılmıştı, cevap gelmedi. "atın bunu arkaya," yarın sabah çocuk mahkemesine yollamadan bi tutanak ayarlarız, unutturmayın" dedi. Komiser odasında memurlarla çaylarını içerken, devletin bunca hırsıza yaptığı masraftan bahsetti. Bu çocuğun yemeğidir, yatmasıdır, boku, püsürüdür… Hem hırsızlık yapacaksın, hem de devlet sana aylarca bakacak. Bunun gibiler yüzünden kendi çocuğuna iyi bir gelecek sağlayamıyordu. Sonra masraf yapıyordun da ne oluyordu? Yarın bir gün ortalığa çıkınca yine aynı şeyi yapıyordu. Hırsızlık mı? Kes elini, bak bir daha yapıyor mu? Laf mı attı? Kes dilini, bak bir daha atıyor mu? Memuriyeti boyunca hep gördüğü şeylerdi. Aynı herif aynı suçtan kaç kere yakalanırdı kim bilir. Sonra devlet bunlara bütçe ayırsın, memura gıdımla maaş versin. Tepesi attı birden. Çocuğun yanına gitti. Bölmesine girdiğinde bayılmış mıydı, yoksa uyumuş muydu, yüzüstü kan içinde yatıyordu. Komiser copunu eline alıp sertçe dürttü çocuğu. Belli belirsiz bir inilti duyuldu. Kafasını ayağıyla ezip, sürttü biraz. "duyuyor musun beni" dedi. Cevap alamayınca copla abandı çirkin ellerine. Yine cevap gelmeyince emin oldu çocuğun şuurunun kapalı olduğundan. Memurlardan birini çağırıp "alın bunu atın bi kenara. Başımıza kalmasın." dedi. Söylene söylene odasına çayını içmeye geri döndü. Memurlar ufaklığı yakındaki çöplüğe attılar. Çöplükte bilinçsizce yatıyordu. Kedi köpek, belki insan olduğu için, belki de henüz ölmediğini anladıklarından ilgilenmedi ufaklıkla. Belediyenin çöpçülerinden biri fark etti. Tiksindi çöpün içinde yattığını görünce. Kendisi bile dayanamıyordu bu işe. Bir de şu çocuğa bak. Kesin tinercidir diye düşündü. Kafası bir dünya, sızmıştır orada. “Kalk ordan” diye seslendi çocuğa. Cevap gelmeyince, pislikler dedi içinden. Toplumu bozan pislikler işte bunlardı. Tiner parası için adam bile öldürürlerdi. Her gün gazetelerde bunların haberlerini okuyordu. Tinerciler adam bıçakladı, tinerciler eşkıya gibi yol kesiyor. Pislikler diye yineledi. Kendi işi de pislikleri temizlemekti aslında. Bu pislikler yaşamayı hak etmiyordu. Etrafına baktı. Kimse yoktu çevrede. Yerden demir bir masa ayağı buldu. Tekrar etrafa baktı,
|
| içimdekiler |